YILDIZLAR ALTINDA CİNAYET-KATİL
Yıldızlar Altında Cinayet veya
ayraç içindeki kullanımıyla Katil, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir
Tiyatroları’nın bu sezon oyunlarından. Çağdaş
Azerbaycan edebiyatının yazarlarından Elçin
Efendiyev, yazdığı bu oyunla ülkemizde
ilk kez izleyici karşısına çıkıyor.1943 Bakü doğumlu olan yazar, hikaye, roman
ve senaryo yazarı olarak tanınıyor. Senaryolarının birçoğunun filme çekildiğini
ayrıca eserlerinin İngilizce,Fransızca, Farsça, Macarca, Çekçe, Slovakça ve
Bulgarcaya da çevrildiğini belirtelim.Her ne kadar Türkiye Türkçeciyle Azerbaycan
Türkçesi benzerlikler gösterse de bu oyunda da yine dilimize çevirinin -belki
de aktarımın- olduğunu görüyoruz. Oyunun yazarıyla ilgili önemli bir bilgi de
kendisinin halen Azerbaycan’da başbakan yardımcılığı görevini sürdürüyor
olması.
2000’li yılların başında Bakü’de
geçen oyunda sosyalizm sonrası değişim sancıları yaşayan Azerbaycan insanından
iki örnek alınıp oyun kurgusu için de bu iki insanın aşkı anlatılıyor.
Kadın, yani “öğretmen hanım”
kendini tamamen öğrencilerine adamış, hatta bu adamışlığın patolojik bir hale
geldiği, sevgiye aç, yalnız, kırklı
yaşlarının başında bir kadındır. Oyun, bu kadının bir çalışma masasında öğrencilerinin
sınav kağıtlarını okurken onlarla birebir konuşması, onları azarlaması, onlara
öğütlerde bulunmasıyla başlar. Çocuklarla didişmesi o kadar fazladır ki kanepeye
uzandığında bile hala masasına dönüp onlarla uğraşmaktadır. Muhtemelen çok sık
tekrarladığı yine böyle bir gecede, yağmurlu gecede kapısı çalınır ve yıllar
öncesinden bir yüz karşısına çıkar. Kendisi yirmi iki yaşında bir öğretmenken
on sekiz yaşında olan öğrencisidir evine gelen ve adeta bir sürprizdir gelişen
çünkü delikanlı geçen on dokuz yıl süresince hep kadını düşündüğünü, onu hiç unutmadığını
ve ona hep platonik bir aşk duyduğunu anlatmaktadır. Delikanlının bu sözlerine
karşılık kadının cevabı ise çok nettir “Bu kadar zamandır nerdeydin?” diyerek delikanlıya
kucak açar ve adeta teslim olur. Oyunun konusu kısaca bu, daha sonraki bölümlerde
bir cinayetin olacağını söylemek oyunun gizemine zarar vermez, çünkü oyunun adında cinayet sözcüğü yer alıyor ve
izleyiciyi zaten bir cinayeti bekliyor. Acaba oyunun başlığında “cinayet”
sözcüğü geçmeseydi son daha sarsıcı olmaz mıydı? diye bir sorunun zihinlere
yerleşmesine engel olamıyoruz.
Yönetmen Melahat
Abbasova, Bakü doğumlu. Azerbaycan Güzel Sanatlar Enstitüsü'nün Tiyatro ve
Sinema Oyunculuğu Bölümü'nü bitiriyor ve 1991 yılından itibaren de
Tensing,
İstanbul'un Gözleri Mahmur, Çalıkuşu, Moliere ya da Kara Komplo gibi oyunlarla
Şehir
Tiyatroları'nda oyuncu olarak görev alıyor. Ayrıca kendisini televizyon dizilerinden de tanıyanlar
olabilir. Şu sıralar pek bir gündemde olan “Binbir Gece” dizisinde de rol
alıyor Abbasova. 2002-2003 sezonundaki “Seneye Bugün” yönetmenin ilk
rejisiydi ve yine oyuncu Elçin Altındağ’la çalışmıştı.
Yönetmen Abbasova, hala
masallarla yaşayan kadın karakterinin daha çok bu hayal dünyasını merkez alarak
oyunu yorumlamış. Düşle gerçek arasında kalan, çocuksu dünyasından kopamayan
kadın karakteri anlatırken sahneye atlı karıncalar eklemesi, sahneyi
yıldızlarla donatması, upuzun tüller kullanması masal atmosferi yaratmak
konundaki isteğini gösteriyor. Yıldızların gözleri alacak kadar çok parlaması
veya kullanılan sisin çok yoğun olması acaba yazarın masalsı mekanı biraz
abartıyla donatmak istemesinden mi kaynaklanıyor?
Oyun Azerbaycan Türkçesiyle
kaleme alınmış ve Türkiye Türkçesine çevrilmiş bu çeviriyi yapanın adına ne broşürde
ne de oyun tanıtım yazılarında rastlanıyor. Kaldı ki bu çeviride birkaç dil
yanlışı da gözden kaçmıyor. Örneğin; “Benim karşıma geçip de bön bön benim
suratıma bakma” derken birinci “benim” neyse de ikinci benim ne kadar da
gereksiz veya “Ben bu elbiseyi o kadar uzun zamandır üzerime giymiyordum ki”
derken elbise insanın üzerinden başka neresine giyilir ki zaten. Ayrıca birinden
yardım isterken “Bana yardım etmez misin lüften” mi deriz, “Bana yardım eder
misin lütfen” mi? Bu aksaklıkların dikkatli izleyici için önemli olduğunu belirtelim.
Sahnenin izleyici için sağ tarafı,
öğretmen hanımın çalışma bölümü, sol tarafı ise oturma kısmı. Bu iki bölümde de
birer kitaplık var. Normal insan boyunun nerdeyse üç katı olan bu kitaplıklar
2000’li yıllar için biraz fazla klasik değil mi? Kitaplık ve içindeki kara
kaplı kocaman kitaplar daha çok Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanında yer alan ortaçağ kütüphanelerindeki kitaplıkları
anımsatıyor.
Dört duvara bakmaktan gözleri
nasır bağlamış –nasır tutmak değil midir doğrusu- hatta kendisine yaklaşan
adamın gerçek niyetini göremeyecek kadar kör olmuş kadını canlandıran Elçin
Altındağ, yaş itibariyle ve görüntü itibariyle rolüne yakışıyor, ama Emrah
Özertem’i psikopat, dengesiz karakteri
canlandırma konusunda biraz oturmamış buluyoruz. Ayrıca, delikanlı yağmurlu bir
gecede bir süre evi gözetledikten sonra
geliyor ve kapıyı çalıyor. Üzerinde biraz ıslaklık var ama duyduğumuz yağmur
efektlerinden daha güçlü bir yağmur olduğunu düşünüyoruz ve daha ıslak, daha üşümüş bir delikanlıyı arıyor gözlerimiz
bu nedenle.
Kadının yıldız takıntısının bu
kadar fazla olması, öğrenci Hasanzade’nin annesinin yıldız sorumlusu olması,
delikanlının kadına yaptığı teklifler kimi yerde “yok daha neler” dedirtiyor
izleyiciye.
Oyundaki kostümlere değinecek
olursak aynı kumaştan yapılmış, hatta aynı çizgilerle şekillenmiş giysiler
görüyoruz. Komşu kadın ve kocası daha sonra da delikanlı aynı kocaman ceplerle
süslenmiş, benzer giysiler giyiyorlar. Bunun bilinçli bir tercih mi olduğunu
sormak gerekir kostüm tasarımına?
Yıldızlar Altında Cinayet, yaşı
kaç olursa olsun çocuksu dünyalarından kopamayanlar için zevkli bir seyirlik
olabilir, ama yaşamı ciddiye alan
realist izleyiciyi etkisi altına alabileceğini
söylemek zor.
Yazan: Elçin Yöneten: Melahat Abbasova Dekor Tasarımı: Emra Albayrak Şahin
Kostüm Tasarımı: Feyza Zeybek Müzik Tasarımı: Selim Atakan
Dramaturg: Hilmi Zafer Şahin Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu
Oyuncular: Elçin Altındağ (Kadın), Emrah Özertem
(Delikanlı), Ezgi Sümer Yolcu (Komşu Kadın), Nevzat Çamkara (Komşu Adam),
Radife Baltaoğlu ( Öğrenci Hasanzade’nin Annesi)
2010 yılı Avrupa kültür başkenti
İstanbul’un, sanat mekanlarına bir yenisi eklendi. İstanbul’un ilk sanat
hangarı olan “garajistanbul” açıldı. Beyoğlu Galatasaray’da bulunan altı yüz
metrekarelik mekan; çağdaş dansa, çağdaş tiyatroya, müziğe, atölye
çalışmalarına, seminerlere, edebiyat söyleşilerine ev sahipliği yapacak. Ne
mutlu bize, ne mutlu sanatseverlere.
Kassandra’ nın öyküsünü bilenler
vardır mutlaka ama bilmeyenler için kısaca bahsedelim.
Kassandra, Yunan mitolojisinin bir kahramanı,
Truva'nın son kralı Priamos'un kızıdır. Yaşam
arzusu geleceği görebilmek ve rahibe olmaktır. Apollon, onun bu isteğini
–ayrıca güzelliğini- fark eder ve aralarında bir anlaşma yaparlar. Genç kız, eğer
kendisiyle birlikte olursa bu yeteneğe
sahip olacaktır. Kassandra, önce bu anlaşmayı onaylar fakat daha sonra vaz
geçer; çünkü bu durum amacının yarısı olacaktır. Evet kehanet sahibi olacak ama
rahibe olamayacaktır. Kendini kandırılmış hisseden Apollon da bu nedenle Kassandra’yı
lanetler. Lanete göre Kassandra gerçeği görecek ama kimseyi inandıramayacaktı
ve bakire olarak da kalamayacaktı, nitekim aynen böyle olur. Kassandra, Truva
savaşının sonunu görür ama kimseyi inandıramaz, ayrıca Agamemnon’ un cariyesi olmak zorunda kalır
böylece rahibelik hayali de suya düşer.
Tek kişilik olan seyirlikte
rahatsız olduğum ve “keşke bunlara dikkat edilseydi daha iyi bir sonuç çıkardı”
dediğim birkaç noktaya değinmek de yarar görüyorum. Mekan geniş, dekor ve
tasarım yok, arkada projeksiyonla metin altyazısı İngilizce olarak geçiyor. Ortada
var olan tek kişi olunca ister istemez
bütün yoğunluk Övül Avkıran’nın üzerinde oluyor. Öncelikle görüntüden
başlıyoruz elbette, mitolojik kahramanımızın giysileri dikkatimizi çekiyor
hemen. Eflatun mor karışık bir giysi var üzerinde ve altında da beyaz spor
ayakkabılar, bu ayakkabılar ilk olumsuz izlemimizin yerleşmesine neden oluyor.
Eski Yunan’da giyilen derili ipli sandaletlere sahip olmak pek de zor değil
aslında. Sonra bir gömlek giydiğini görüyoruz Kassandra’ nın. İlikli, düğmeli bir gömlek ve
düğmenin tarihsel sürecini düşündüğümüzde “neden?” diye sormaktan kendimizi
alamıyoruz. Ayrıca, Kassandra’nın seyirlik boyunca örgü bir bereyle saçlarını ve saçlarının yaratacağı etkiyi
gizleyerek karşımıza çıktığını da belirtelim. Amaç çağdaş, modernize edilmiş
bir Kassandra yaratmak mı? Öyleyse ben bildiğim Kassandra’dan yanayım.
Sahnede tek kişi olunca Övül
Avkıran’ın sorumluluğu çok oluyor elbette. Ses tonu, jesti, mimiği, beden dili
etkin olmalı diye düşünüyoruz. Başındaki berenin ve elindeki mikrofonun
Avkıran’nın oyunculuğuna engel teşkil ettiğini anlamamız hiç de zor olmuyor.
Hacettepe Üniversitesi Bale
Bölümü sonra da İstanbul Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden mezun olan Övül
Avkıran, oyunculuk adına bu şartlarda yapabileceğinin en iyisini yapıyor
aslında. Eline tutuşturulan mikrofon, üzerine geçirilen giysilere rağmen Övül
Avkıran rolünün içine giriyor ve altmış dakika boyunca, kimi zaman zavallı,
kimi zaman mağdure, kimi zaman aklı yitik Kassandra’ nın derin yalnızlığını
izleyiciye aktarıyor. Gerçi koreografide ve yönetimde adını görünce de
eleştiri oklarımız yine kendisine dönüyor.
Ayrıca keman, kanun, ud, ney sesleriyle
alaturka nağmeler eşliğindeki antik Yunanlı Kassandra görüntüsünün de örtüşmediği düşüncesindeyim.
Oyun metninde özlü bulduğum
ve üzerinde düşünülecek sözler de var tabii ki.“ Erkeğin zayıflığı
mıdır kadını güçlü kılan, yoksa kadının güçlülüğü müdür erkeği korkak yapan?”
“Ölmedikçe hiçbir insanı yitirilmiş saymamalı.” “Gözyaşları insanın düşünce
yeteneğini bulandırır.” gibi sözlerin metni zenginleştirdiğini söyleyebiliriz.
Kassadra’ nın annesi kızına
“Politik olaylar karşısında ağlanmaz.” diyor. Peki Garajistanbul’ daki Kassandra karşısında izleyici ne yapar? Yetinmez, garipser, eksik
bulur, belki de sıkılır. Aksi olur mu? Olur tabii, neden olmasın!
Konsept: Mustafa Avkıran
Yönetim: Mustafa Avkıran-Övül Avkıran
Koreografi: Övül Avkıran
Metin: Gülbin Yeşil- Mustafa Avkıran
Işık tasarımı: Kemal Yiğitcan
Fotoğraf: Fethi İzan
Proje Asistanı: Roza Erdem
Kassandra: Övül Avkıran
Yönetim: Mustafa Avkıran-Övül Avkıran
Koreografi: Övül Avkıran
Metin: Gülbin Yeşil- Mustafa Avkıran
Işık tasarımı: Kemal Yiğitcan
Fotoğraf: Fethi İzan
Proje Asistanı: Roza Erdem
Kassandra: Övül Avkıran
tiyatrodergisi.com.tr
şubat/2007
“ANTİLOPLAR” IN LEZZETİ ÜZERİNE
“Sanatın ve sanatçının dostu”
ilkesiyle yola çıkan “altı kat sanat” sloganını kullanan Akbank Sanat’ta,
birçoğumuzun bildiği gibi geçtiğimiz aylarda sanatseverlerin tepkisine yol açan
hatta eylemlere dönüşen bir kayıp yaşandı. İstiklal caddemizin güzide sanat
mekanlarından birinin temelinde bir eksilme oldu. Aksanat, giriş katını
teknolojiye kaptırdı. Teknoloji, bir; sanat, eksi bir oldu bu durumda. Camiaya
geçmiş olsun der, endişemizi dile getirmeden geçemeyiz. Umarız bu birinci
kattaki yangın diğer katlara da sıçramaz. Aksanat, “sanatın ve sanatçının
dostu” olarak kalır.
Gelelim üzerine kalem
oynatacağımız oyunumuza. Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu bu sezon “Antiloplar”la
çıkıyor karşımıza. Sürekli ilklerle sanatseverlerin karşısına çıkmayı ilke
edinen, tekrarlara düşmekten hoşlanmayan Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu,
İsveçli yazar, Henning Mankell’in yazdığı "Antiloperna" (Antiloplar) oyununu
sahneliyor. Oyun İsveç dışında ilk kez 2006’nın Ocak ayında Paris’te Théâtre du
Rond-Point’da sahnelendi, bu sezon da İstanbul’da.
Yazar Henning Mankell
İsveçli. İlk öyküsünden itibaren Afrika teması üzerine bir yoğunlaşma
görülüyor. Yirmi yaşında Stockholm’de tiyatroda ayak işleri yaparak hayatını
kazanmaya başlayan yazar, para biriktirip Guinea-Bissau’ya gitmiş: “Uçaktan
indiğim anı asla unutmuyorum, sanki yuvama dönmüş gibi bir duyguya kapılmıştım.
Tabii çok komik bir duyguydu. Orada tek akrabam bile yoktu. Ayrıca dünyanın
sonu diye bir şeyin olmadığını anladım ve o an çocukluk yolculuğumun sona erip,
erişkin yaşamımım başladığını fark ettim...” diyor bir röportajında. Mankell
yirmi yıldan fazla bir süredir Afrika’da yaşıyor. Afrika’da yaşamasını,
Avrupa’nın dışından bakarak dünyayı iki ayrı görüş açısından görmek isteği olarak
açıklıyor.
Oyunun konusundan kısaca
bahsetmek gerekirse,Avrupa’nın soğuk ikliminden kopup gelen bir karı koca. Amaçları,
Afrika çöllerini suyla tanıştırmak. Üç yüz kuyu hedefine on dört yıl sonunda
sadece üç kuyuyla yaklaşabilen başarısız bir sonuç. Oyun; bu çiftin on dört yıl
geçirdikleri Afrika’dan ayrılma kararı verdikleri ve son gecelerini
geçirdikleri zaman diliminde, birbirlerini sorgulamaları, geçen on dört yılın
hesabını yapmaları üzerine kurulu. Ayrıca bu süre zarfında bölge halkına ne
verdiler veya ne veremedilerin sorgusu da yapılıyor. İsveçli ve uzun yıllardır
Mozambik’te yaşayan, Afrika üzerine yoğunlaşan bir yazarın bu metninin Türk izleyicisi
için ne kadar doğru bir seçim olduğu sorusunun zihnimize yerleşmesine engel
olamıyoruz. Oyunun özünde elbette varsıl insanlar yoksul insanlara nasıl yardım
edebilir? İlkel mi iyidir, uygar mı iyidir? İnsanın korktuğu birine hayrı
dokunur mu? Soruları olsa da metin, bu amaca çok da hizmet etmiyor ve bu evrensel
sorular sahnede yanıtını bulamıyor.
Aksanat’ın küçük sahnesi kuş
cıvıltılarıyla karşılama yapıyor, izleyici yerini alırken kuş sesleri eşik
ediyor izleyiciye. Oyun, sadece tek dekor üzerinde sahneleniyor ve oyun boyunca
da göze çarpan hiçbir değişiklik neredeyse
olmuyor. Değişen dekorlar, sahneler, oyunların tekdüzeliğini yok edip oyunlara
bir canlılık katar ama bu oyun için ne yazık ki bunu söyleyemeyeceğiz. Ayrıca
ilk bakışta iyi gibi görünen dekorda anlaşılamayan bir iki noktaya da değinmek
gerekir. Birincisi dekor bir iç mekan, yani evin içi. Hal böyleyken neden
yerden başlayıp duvarları saran bitkiler kullanılmış? Bir iç mekanda ve Afrika’da
bu kadar yeşillik olması ne kadar doğru? Çiftin kendilerini koruma güdülerinin
bir yansıması olan yedi-sekiz kilitten oluşan bir dış kapı ve o kapının hemen
karşısındaki iç kapının Afrika’da kullanılan bir kapı örneği olmadığını tahmin
etmek çok güç olmasa gerek. Özellikle soldaki iç kapının camı üzerindeki
dekoratif sanatların, Türk işine çok daha yakın olduğu dikkatli izleyicinin
gözünden kaçmamıştır elbette.
Oyun üç kişilik. Afrika’ya kuyu
açma amacıyla gelen ama “açma” fiilini, boyut değiştirtip çocuk yaştaki
Afrikalı kızların giysilerini açma ve çıplak fotoğraflarını çekme haline
getiren bir genç adam yani Bekir Aksoy.1969 doğumlu, Mimar Sinan Üniversitesi
Tiyatro Bölümü mezunu olan oyuncuyu birçok televizyon projesinden tanıyoruz,
“Çiçek Taksi”nin Kenan’ıyla tanınan bir yüz olmuştur kendisi. Tiyatroda ise
2003-2004 sezonunda “Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış” oyunuyla izleyici
karşısındaydı. Antiloplar, oyuncunun tek başına büyük bir yük aldığı oyun. Yani
ana karakter olarak kendisini göstermesi ve ispat etmesi durumu var ortada. Ne
yazık ki bu konumda Aksoy’un çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Abartılı
bir oyunculuk çıkaran, ifadelerinde ani geçişler yapan Aksoy, yerinin
darlığından mıdır, rolüne yeterince ısınamadığından mıdır bilinmez elini kolunu
koyacak yer bulmakta zorlandı çoğu zaman. Oyunun dışına taşan Aksoy, iyi
oyunculuk çıkarmalıyım endişesini taşıdığını hissettiriyor izleyiciye. Shakespeare, Hamlet’te oyuncunun tanımını
yaparken “ Bir oyuncu Termagant’ın
kendisinden daha yaygaracı, Nemrut’tan daha nemrut oldu mu, hakkettiği şey
kırbaçtır bence….” diyor. Aslında Aksoy’un üzerinden yönetmeni Işıl
Kasapoğlu’na dönmek gerek. Daha önceki birçok çalışmasında başarılı olduğunu
düşündüğümüz usta yönetmenin bu hususta
daha titiz olması gerekmez miydi diye sormaktan da kendimizi alamıyoruz.
Lale Mansur’u 1992 yapımlı “Düş Gezginleri”ndeki
edilgen Anjelik karakteriyle tanıdık en çok. Buradaki oyunculuğuyla Altın
Portakal sahibi oldu kendisi. Orada edilgendi öyle olması gerekiyordu ama yıllar
sonra bu ifadesinin hala değişmemiş olması ve oyundaki tutukluğu şaşırtıcıydı. Kendine anılar icat eden,
kocasının yanlışlarını fark edince içindeki antilopları öldüren “antiloplarımı
aldın elimden seni asla affetmeyeceğim” diye haykıran kadını sahneye taşırken biraz farklı bir Lale
Mansur görme isteği hissedildi.
Oyunun en net oyunculuk örneği
Cüneyt Türel’e aitti diyebiliriz. Yaşam alanlarını terk etmeye hazırlanan
çiftle devir teslim yaşanan endişeli karakteri ölçülü bir şekilde yansıttı
izleyiciye.
Oyunun çevirisinde genel olarak rahatsız edici bir dil
yanlışı olmadığını söyleyebiliriz, fakat genellikle yanlış kullanılan “kurdele”
sözcüğünün (TDK Yazım Kılavuzu 2005) “kurdela” şeklindeki yanlış kullanımının
dikkatlerden kaçmadığını belirtmek gerek.
Sonuç olarak antilop etinin lezzetli olduğu
söylenir, doğru mudur yiyenlere sormak gerekir; ama Akbank Sanat Prodüksiyon
Tiyatrosu’nun “Antiloplar” oyunun lezzeti tartışılacak gibi görünüyor.
Yazan :Henning Mankell
Çeviri: Zeynep Avcı Yönetmen:Işıl Kasapoğlu
Sahne Tasarımı:Duygu
Sağıroğlu Kostüm Tasarımı:Canan Göknil
Müzik:Joel Simon Işık:
Birol Gezici
Oyuncular:Cüneyt
Türel, Lale Mansur, Bekir Aksoy
Tiyatro Pera, bu sezon 1950’li
yılların İstanbul’unu günümüze taşıyor. Oyunun alt başlığı da İstanbul 1955
zaten. Şerefe Hatıralar, siyasi bir dönem oyunu. Yaratıcı kadro, özellikle de
tabii ki Nesrin Kazankaya, çoğunlukla sabun köpüğü tercihlerin yapıldığı
günümüz sanatında! belleklerimizi harekete geçiriyor. Çok uzak olmayan
geçmişimizi bu oyun sayesinde tekrar hatırlamamıza aracı oluyor. Peki başarılı
oluyor mu? Evet.
Nesrin Kazankaya oyunun bel
kemiği elbette. Sanay karakteriyle oyunculardan biri, ayrıca yazan ve yöneten
konumunda. Bu üç unvanın hangisinde daha
başarılı diye bir soru akıllara gelirse -illa da birini ön plana çıkarmak
gerekirse- bu sorunun cevabı var, ama cevabın acelesi yok.
Oyun, yukarıda dediğimiz gibi
1950’li yılların İstanbul’unda özellikle de Nişantaşı’nda geçmekte çoğunlukla.
Bir karı koca, bir kayınbirader ve bir kadın. Bir de küçük kız var yıllar sonra
büyüyüp yaşamını sorgulayan. Suat ve Sanay
birbirlerini çok seven iki kardeş hatta muhabbetleri o kadar derin ki oyunun
hemen başında onları karı-koca sanıyoruz. Asıl koca Celal çıkınca da ufak bir
sürpriz oluyor izleyici için. Oyun aslında iki kurguya ev sahipliği yapıyor.
Berin’in, eskiden evlerinde çalışan Recep Ustanın meyhanesine yıllar sonra
gelişi anından geriye dönük anlatıma geçiliyor, Berin’in çocukluğu, aile ortamı
ve ellili yıllar bu şekilde anlatılıyor. Bu geçişler, gayet iyi hazırlanmış bir
dekorun ardından çok başarılı bir ışık yansıma tekniğiyle yapılıyor. Işık
kullanımı sahnelerin, kimi yerde adeta siyah beyaz fotoğraf tadında
algılanmasını sağlıyor.
Oyunun yazarı konumuyla Nesrin Kazankaya,
oyunla ilgili olarak, düşünce özgürlüğünün doğuş noktası olarak bilinen ama son
zamanlarda kendi tarihiyle çelişen Fransa’nın ünlü yazarı Voltarie gibi düşünüyor
ve şöyle diyor; “Farklı düşünene, farklı yaşayana, yani ‘ötekine’ yalnızca
hoşgörü göstermek değil, ona sahip çıkabilmek; katılmasak bile özgürlük alanı
tanıyabilmek….” diye özetliyor düşüncelerini. Tıpkı Voltaire’ in “Düşüncelerinize katılmıyorum ama söz söyleme
hakkınızı sonuna kadar savunacağım.” görüşü gibi. Kazankaya, bu düşünceden yola
çıkarak insanın tek model haline getirilme yanlışını sorguluyor, farklı
düşüncelere sahip aynı ailenin insanları arasındaki uçuruma değiniyor. Çok
yerinde bir konu seçip bunu gayet iyi kurguluyor yazar. Oyununu zenginleştirecek
çok fazla ayrıntıya da giriyor. Bu ayrıntılar oyunun tadı olacakken biraz fazla
mı abartılmış diye düşünmeden edemiyoruz. Kazankaya’ nın yaptığı alıntıların
birçoğu yerinde, başarılı ve kurguya uygun, ama daha çok isimden bahsetmek, daha
çok alıntı yapmak biraz da olsa
ayrıntılara boğdurmuş oyunu. Satre, Nietzsche, Camus, Heraklitos, Ruhi Su,
Nazım Hikmet, Ömer Hayam gibi isimler oyun metninde karşımıza çıkıveriyor bazen. Bunun yerine
Suat’ın psikolojisi daha net aktarılabilirdi izleyene, çünkü Suat oyunda önemli
bir figür.Dönemin mutsuz aydınını temsil ediyor, fakat yüzeyde kalıyor biraz.
Mualif, edilgen, mutsuz ve nihilist özellikleri bir arada bulunduran Suat,
biraz daha irdelenmeliydi metin üzerinde. Ayrıca oyunda mektuplaşma
sahnelerinin uzunluğu da dikkat çeken bir başka nokta.
Salona alaturka musiki eşliğinde
giriyorsunuz. Geniş bir alana sahip olan oda sahne diyebileceğimiz mekan hemen
size ellili yılların sinyalini veriyor. İç mekan tasarımı olarak döneme ait çalışma masası, koltuk, piyano, gramofon göze
çarpıyor ilk bakışta. Kullanılan teknikle
zaman sıçramalarındaki ışık düzenini, sahneye yerleştirilen paravanın ışıkla
uyumunu ve karakterlerin önce o paravan arkasında suretlerinin görünmesi sonra
da oyuna dahil olmaları sürecini başarılı ve gayet estetik bulduğumuzu
belirtmeden geçmeyelim. Platonun idealar
kuramındaki gibi önce yansıma sonra
suretin kendisini anımsatıyor bu sahneler.
Oyunculuklar da rahatsız
olduğumuz bir durum söz konusu değil. Oyuncular rollerinin gereğini yerine
getiriyorlar. Nesrin Kazankaya iyi bir yazar ve özellikle de iyi bir yönetmen
ama oyunculuğu diğer alanlardaki başarısının yanında biraz gölge de kalıyor.
Kazankaya’nın ses tonunun da zaman zaman
etkileyicilikten uzak kaldığını fark ediyoruz.
Danslarla müziklerle destekli
oyunda kostümler de dönemin ruhunu
taşıyor. Tangoların yapıldığı, şık gece kıyafetlerinin kullanıldığı oyunda
uyumun yerli yerinde olduğu belirtelim.
Oyunun finalinde “güzel seksenli
yıllara” dileğinde bulunuluyor. Bu
temennide bulunurlarken seksenli yıllarda neler yaşayacağımızı bilmiyorlardı
elbette. Seksenli yılları yaşayanlar olarak geçen yıllar içerisinde, dilek temennisi
yerini bulmuş mu bunu düşünmek için asıl önemli olan ise çalkantılı ellili
yılları belleğimizin tozlu raflarından indirip hatırlamak için “Şerefe
Hatıralar” ı izlemek yerinde olacaktır.
Dramaturgi: Şafak Eruyar
Oyuncular: Mehmet Aslan(Suat), Nesrin Kazankaya (Sanay), Muhammet Uzuner (Celal), Başak Meşe (Berin/Nedret), Aytunç Şabanlı (Kemal)
Dekor ve Kostüm Tasarımı: A.Şirin Dağtekin
Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz
Yönetmen Yardımcısı: Zeynep Özden
tiyatrodergisi.com.tr
ocak/2007
KOCASINI PİŞİREN KADIN
KOMEDİNİZ SADE Mİ
KITSCHLİ Mİ OLSUN?
1985 yılında kurulan AYSA
Prodüksiyon Tiyatrosu’nu, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun yapımlarını geniş
kitlelere yaymasıyla tanıyoruz. Yakın geçmişine bakacak olursak da geçen sezon,
çok ses getiren ve ardından kadın oyuncularından Tilbe Saran’a 2006 Tiyatro
Ödüllerinde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazandıran “Nathalie” oyunuyla
biliyoruz. AYSA Prodüksiyon, yine bu sezonun başında büyük bir yapım olan “Bana
Mastikayı Çalsana” adlı müzikli oyunla da izleyiciyle buluştu.
“The Woman Who Cooked Her
Husband”, çeviri adıyla “Kocasını Pişiren Kadın”, ekibine neredeyse
“lanetleniyor muyuz?” dedirtecek bir dizi engelden sonra 21 Aralık’ta prömiyerini
ve galasını birlikte yaptı. Papanın
ziyareti, Tiyatro Tiyatro Dergisi’nin ödül töreni, oyunculardan Şenay
Gürler’in geçirdiği trafik kazası gibi nedenlerden sonra nihayet Kenter
Tiyatrosu’nda sahnelenebildi. Oyunun bu yıl İzmir
Devlet Tiyatrosu tarafından da tercih edildiğini belirtelim.
Oyunun yazarı Debbie Isitt,
Birminghamlı. Oyun, doksanlı yılların başında ilk oynandığında Royal
Court Theatre ve Edinburg
Pringe’te epey ses getirmiş. Yazar Debbie Isitt, oyunu hem yönetmiş hem de
Laura karakterini oynamış. Isitt, oyunun ön sözünde hiçbir aksesuar kullanılmamasını,
hareketlerin kesin ve belirgin olmasını istediğini belirtmiş. Ayrıca oyununun
aslında bir tragedya olduğunu söylüyor, teksti okuduğumuzda da aslında
gerçekten o kadar da komik olmadığını fark ediyoruz, hatta bazı yerlerde
özellikle Hilary’nin terk edilen kadın psikolojisinde içimiz burkuluyor. Tragedya
teriminin içeriğini göz önüne aldığımızda bu durumun metni, trajedi diye
tanımlamamıza yetmediğini söyleyebiliriz elbette. Sahnede bir komediye dönüşen
oyun, insanlık tarihi kadar eski bir konuyu, kadın erkek ilişkilerini,
evliliği, aldatmayı, intikam duygusunu kocasını çok seven kadını, karısı
tarafından çok sevilen erkeği, yalnız kalmak istemeyen bir başka kadını ele alıyor.
Konu çok bildik, ama sahneye konuş çok da alıştığımız gibi değil.
Hilary yani Kenneth’in ilk
karısı, on dokuz yıllık evlilikten sonra kocasını Laura’ ya kaptırmıştır. Ken
ve Laura’nın üçüncü evlilik yıldönümlerinde onları yemeğe çağırarak gücünü
göstermeyi, intikam duygusunu ise gizlemeyi amaçlamıştır. Hilary’ in en iyi
yaptığı, Laura’ nın da hiç yapamadığı ve Ken’in de tutkun olduğu şey “yemek”tir.
Oyun bu geceden başlar geriye dönük
anlatım tekniğini izleyerek devam eder. Kronoloji bizi Laura ve Ken’in bir ev
partisinde tanışmaları anına ve sonra da ilişkilerinin başlaması sürecine
götürür.Oyunda evlilik kurumunun geçirdiği süreç yıpranma paylarıyla gayet net
olarak anlatılıyor. Hilary ve Ken’in evliliklerinin ilk zamanlarında, Ken Hilary’
e akşam yemeğinde kızarmış kuzu budu pişirecek kadar para bırakırken sonra
spagetti ve köfte pişirecek kadarını bırakır, daha sonra görülür ki Ken artık hiç para bırakmamaktadır.
Yönetmen Özen Yula, oyunla ilgili
olarak “Pop art, kitsch ve akıcı hareketlerle bir ilişkinin başına ve sonuna
tanıklık edeceğiz. Belki de alternatif komediyi böylelikle sahne üstüne
getirmiş olabiliriz.” diyor. Bu bağlamda oyundaki abartılı hareketleri bir
karikatür balonunu andıran sahneleri, Hilary’ nin abartılmış vücut hatlarını, Laura’ nın sivriltilmiş
göğüslerini kitschin bir yansıması olarak değerlendirebiliriz. Bu durum
abartıdan hoşlanmayan ve sahnede hayatın yansımasını görmek isteyen bir
izleyiciyi rahatsız edebilir, fakat komedi türü aşırılıklarla ve abartılarla
anlamını tamamlar çoğu kez. Kitsch için rüküşlük tanımı da kullanılabilir, uyum
kaygısı gütmeyen bir yorumdur, ama bilinmelidir ki kitsch bilinçli yapıldığında
bir tercihtir bir sanat akımıdır. Özen Yula’ ya ait olduğunu düşündüğümüz bu kitsch
tavrın oyuna samimiyet kattığı
söylenebilir. Ayrıca zaten yazarı tarafından dinamik tasarlanan oyunun,
yönetmenin yaratıcı tavrıyla dinamizmin çok ötesine geçtiğini söylemek de mümkün.
Örneğin, Laura’ nın Hilary’e gidip Ken’ le ilişkilerini anlattığı sahnedeki
abartılı beden dili veya Hilary’ nin Ken’ in üzerine koyduğu saç telinin, saç
telinden öte kocaman bir peruk oluşu yaratıcı kadronun oyuna eklemeleri olarak
değerlendirilebilir. Oyunun orijinal metnine baktığımızda özellikle dekorun çok farklı tasarlandığını
görüyoruz. Yazarın, yeşil tafta bir fonla oluşturmak istediğiyle bizim
gördüğümüz dekor faklı tabii ki.
Oyun üç katlı kocaman bir düğün
pastasıyla karşılıyor izleyiciyi. Sahne ve pastanın katları kullanılıyor oyun
boyunca. İlk katın üstü salon işlevi
görürken üst kat bir yatak odası ve pastanın zirvesi de bir yatak olarak
karşımıza çıkıyor. Dekorun Barış Dinçel’e ait olduğunu bilmeyen, ama iyi gözlem
yapan herhangi bir izleyici “Mutlu Günler” dekorunu görmüşse aynı mantıksal
işlevin kullanıldığını ve yaratıcısının aynı kişi olduğunu tahmin etmekte zorlanmayacaktır.
Mutlu Günler’de sahneye sabitlenmiş kocaman bir tekerlekli sandalye kullanmıştı
Dinçel, burada da kocaman bir düğün pastası. Pastanın kenarlarından ise yaşam sarkmakta.
Süpürgeden, süzgece, sütyenden, düğün çiçeğine
kadar değişik iç çamaşırları, ev eşyaları, mutfak eşyalarıyla donanmış
bu pastanın içinin ışıklandırıldığını görüyoruz zaman zaman. Oyun Elvis
şarkılarına da ev sahipliği yapıyor. Zaten Elvis hayranı olan Ken ve bu zevki
paylaşan eski karısı Hilary, Elvis şarkıları seslendiriyorlar oyunda.
Oyunculuklara gelince, her üç
oyuncunun da sahnede üzerlerine düşeni
layığıyla yapmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Özellikle aldatılan kadın S.Devrim
Yakut, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda görev almadığı bir sürenin acısını çıkarma
fırsatı bulmuşçasına coşkulu ve kendinden emin bir oyunculuk örneği gösteriyor.
Şenay Gürler, devam eden televizyon dizileri ve yer aldığı sinema filmlerinin
ardından er meydanına çıkıyor, kaçan çorabına, düşen göğüs aparatına ve
heyecanına rağmen elinden geleni yapıyor. Geçirdiği kaza neticesinde Gürler,
oyunun kimi bölümlerinde özellikle fantezi sahnelerinde boyunluk kullanmak
zorunda kaldı. “Her şey Kenneth için, her şey Kenneth için” diye yerlerde
süründüğü sahnede kendini tamamen oyunun ruhuna kaptırdığını izleyicisine hissettirdi. Erdem Akakçe ise iki kadın
arasında kalmış midesine, cinselliğine ve Elvis’e düşkün erkeği keyifle
canlandırıyor. Özellikle dans sahnelerinde gayet başarılı buluyoruz kendisini. Uzun
repliğine kıvrak danslarını ekleme konusunda sıkıntıya düşmüyor oyuncu.
Oyunun ışık düzeni Yakup Çartık’
a ait. Zaten kendini ispat etmiş bir isim olan Çartık, bu oyunda da ışıkla
ilgili sıkıntı yaşatmıyor izleyiciye. Düğün fotoğraflarının çekilmesi sırasında
ışık, flaş görevi üstleniyor. Oyun dönemsel özellik gösteriyor. Bu nedenle
altmışlı yılların giysileri, aksesuarları ve saç biçimleri kullanılmış. Bol bol
da Elvis şarkıları Aloha From Hawaii, Surrender
gibi. Bu müzik tercihinin üzerine oyunun sonlarına doğru son dönemin popüler
şarkıcılarından Pink’in kullanılmasına gerek var mıydı diye sormadan
edemiyoruz. Pink yerine yine dönemin başka bir müziğine yer verilebilirdi. Gözden
kaçmayan bir eksik de Hilary’ nin Ken’ in sırtındaki çiziği fark etmesi
sahnesinde. Ken’ in sırtına bir çizik kondurmak çok zor olmamalıydı.
Çeviriyle ilgili de bir iki anlatım bozukluğu
fark ediliyor. Birincisi “Mutfağa giren sen olmadıkça zehirlenme şansımız yok”
cümlesi. “Zehirlenme” olumsuz bir durumdur, şans ise daha çok yapıcı
tanımlamalar için kullanılır. Burada kullanılacak sözcük “şans” yerine “ihtimal”
olsaydı daha yerinde bir kullanım olurdu. Bir diğeri de “Çin yemeği getirtip
televizyon karşısında seyredersiniz” cümlesiyle ilgili. Televizyon karşısında
seyredersiniz değil “yersiniz” olmalıydı doğrusu. Bu ikinci yanlışın çeviriden
değil, S.Devrim Yakut’tan kaynaklandığını fark ettiğimizi söylemeden
geçmeyelim.
Yaşam felsefenize eklemeler yapacak
derinlikte bir oyun değil Kocasını Pişiren Kadın, oyundan çıktığınızda ikili
ilişkileri çözmüş de olmuyorsunuz. Zaten ekibin bu amaçta olduklarını da sanmıyoruz, ama eğlenmek,
gülmek, oyuncuların sahne performanslarından yorgun düşmek istiyorsanız AYSA Prodüksiyon
Tiyatrosunu takip edebilirsiniz.
Yazan: Debbie Isitt Yöneten: Özen Yula Çeviren: A. Yasemin Erbulun
Yönetmen Yardımcıları: Gökçe Durat, Şafak Uysal
Dekor Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı: Serdar Başbuğ
Işık Tasarımı: Yakup Çartık
Yönetmen Yardımcıları: Gökçe Durat, Şafak Uysal
Dekor Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı: Serdar Başbuğ
Işık Tasarımı: Yakup Çartık
Oyuncular:
S.Devrim Yakut, Şenay Gürler, Erdem Akakçe
Keşanlı Ali Destanı Türk Edebiyatı’nda ve dahası Türk Tiyatrosu’nda
bir fenomen midir?
Yanıt, evet bir fenomendir. Türk tiyatro tarihini incelersek
çıkacak birkaç isimden biridir ve artık o bir klasiktir. Kırk iki yıl önce
Gülriz Sururi-Engin Cezzar topluluğundan oyunu izleme şansına sahip olanlar bu
yıl İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları
tarafından sahnelenen yorumu kıyaslama durumunda olabilirler. Gelgelim bizim
tevellüdümüz tutmuyor bu kıyaslama için. 1964’ te sahnelenen oyun hakkında yazılanları
okuyarak, büyüklerimizden dinleyerek bu eksiğimizi gidermeye çalışıyor, yine de
hayıflanmaktan kendimizi alamıyoruz. Zira Gülriz Sururi-Engin Cezzar topluluğunun
başarısı tartışılmaz. Üzerine kalem oynatacağımız bir Keşanlı Ali Destanı izlemiş
olmamızı bir yetinme sayarak yazımıza başlayalım.
Haldun Taner Keşanlı Ali Destanı’nı, yanılsamacı anlatımla,
iyi kurgulu oyunlar yazdığı evrenin ardından geleneksel tiyatrodan yararlanmaya
başladığı evrenin hemen başında 1964’te yazmıştır. Geleneksel epik tiyatronun
en başarılı yazınlarından biri olan
eser, iki bölüm ve on dört tablo olarak kurgulanmıştır.
Birinci bölüm; yoğun olarak Ali’nin hapisten çıkışı ve muhtarlık seçimlerini
kapsarken, ikinci bölüm; Zilha’nın sosyeteye girişi ve Ali’yle ilişkilerinin
açmazı üzerine kurulu.
Sahne, rengarenk çamaşırların iplere asılı olduğu bir
dekorla karşılıyor izleyiciyi. Bu haliyle Tarlabaşı’nın ara sokaklarından bir
kesit izlenimi uyandırıyor. Dekor daha sonra Üçkapıda helaların iç avlusu, gecekondu
meydanı, Onaran’ların evinin salonu, Ali’nin kahvesi olarak değişiyor.
Morgol gömlek giyerdi
Gümüş köstek takardı
Hafif şehla bakardı
Yaktı mı kalpten
yakardı
Melodisiyle oyunun çemberine girmeye ve Ali’mizi tanımaya
başlıyoruz. Orkestranın sahne arkasına yerleştirilmiş olması önce rahatsız
edici gibi görünmekle beraber oyunu sekteye vurmadığı bilakis zenginleştirdiği
görülünce yerleriyle ilgili sorunsalımızı çözüyoruz.
Oyunun hemen başlarında “Burada Herkes Bir Olur” şarkısıyla
Şerif abla yani Hikmet Körmükçü başarılı
bir oyunculukla izleyicinin sempatisini kazanıyor. Sıcak gülümsemeler yerleşiyor
izleyicinin yüzüne ve alkışı kesinlikle hak ediyor. Şarkının arasına
yerleştirilen ufak espriler de yönetmenin ilavesinin yerinde olduğunu gösteriyor.
Afra tafra yok olur
Burada herkes bir olur
Oyunun karakterleri çeşitli meslek gruplarından oluşuyor. Bıçak
bileyeninden, hamalına, tuvaletçisinden, arzuhalcisine kadar çok renkli bir
kadro görülüyor ve kadronun yöresel ağzı da oyunda yerini buluyor. Haldun Taner
Usta, kahramanı Ali’ye de epik bir anlam yüklemek istemiş ve bu nedenle Yunan
Mitolojisi’ndeki “Achilles” karakteriyle özdeşim kurmuş, Ali de tıpkı Achilles
gibi şerbetli ve sadece topuğundan kurşun işliyor.
Oyun tam bir epik dram. Hüzün de mizah da yergi de coşku da
oyunun bütününe serpiştirilmiş, muhtarlık seçimlerinin yaşandığı bayraklı
davullu sahne oldukça coşkulu.
Keşanlı Ali Destanı için şöyle bir durum söz konusu, metnin
sağlamlığı ve olay örgüsü izleyiciyi adeta hapsediyor, sözcüklerin hepsi
düşünce ürünü, ders-i ibret çıkarmaya uygun. Hizmetçi olmak için uğraş veren
genç kızlar ve içlerinden yoldan çıkanlar, kahvelerde pinekleyen işsiz erkekler,
ırgatlar, kabadayılar… Haldun Taner, Türkçeyi, Fransızca ve İngilizceden
alıntıları ve argoyu başarıyla, yerinde
kullanıyor. Ayrıca şarkı sözlerindeki uyaklarda da oldukça başarılı olduğu
görülüyor.
Sahnenin üst kısmında yer alan ve tabloların yani sahnelerin
başında devreye giren kırmızı renkli elektronik yazı, tiyatroya teknolojinin
girmesinden yana olmayanları rahatsız etmiş olabilir. Nitekim metnin aslını
okuyanlar tabloların başında projeksiyonla giriş yapılmış olduğunu hatırlayacaklardır.
Ali, yani Engin Alkan, adaşı Engin Cezzar’ dan sonra büyük
bir sorumluluk yüklenmiş tabii ki bu oyunla. İzleyiciler arası kıyaslamada
Engin Cezzar’ ın yerini tutmadığı kulaklara
çalınsa da Trakya ağzının ve aksayan ayağının ölçüsünün zaman zaman kaçması
halleri dışında rolüne hakim bir Keşanlı Ali görüldü sahnede.
Zilha ve Nevvare olarak karşımıza çıkan Meriç Benlioğlu,
yaşadığı hayatta sınıf atlama hülyasında olan Zilha olarak da veya daha sonra
kocasını terk edip sevgilisine kaçan Nevvare olarak da rolünün hakkını veriyor.
Zilha ve Nevvare’nin aynı sahnede buluşma anı oyunculuk tekniği bakımından
zor da olsa ve izleyicinin “buna gerek
var mıydı?” demesine neden olacak kadar farklı algılansa da Benlioğlu bu
durumun altından kalkıyor.
1989’da Tunç Başaran’ ın övgüye değer filmi “Uçurtmayı
Vurmasınlar” da “Zeynep” rolüyle tanıdığımız Rozet Hubeş, Madam Olga olarak
Zilha’ya medeniyet dersi verme sahnesinde çok net ve iyi bir oyunculuk
çıkarıyor. Rozet Hubeş’i daha büyük rollerde görme isteğimizi söylemeden
geçemiyoruz.
Epik tiyatronun belirleyici özelliklerinden olan koro oyuna
renk katıyor, coşkuyu yükseltiyor. Hep bir ağızdan söylenen “Olacak Artık O Kadar”
lar oyunun tadı oluyor.
Müzikler de en az oyun kadar keyifli. Zaten içi dolu sosyal
mesaj içeren sözler, melodilerle anlam buluyor. Orkestra da işini iyi yaparak
izleyiciyi keyiflendiriyor. Özellikle “Herkes Hesap Peşinde” şarkısı ve birinci
tablonun finali oldukça keyifli.
Usta yönetmen Yücel Erten, oyunun metnine sadık kalmış ama
bu durum sürenin uzun olmasına yol açmış. Ne kadar sürükleyici olsa da oyun
uzun. Bu da ara ara oyundan kopmalara neden oluyor.
İşin
özü şudur: Eserin gücü etkisini göstermiştir bu yazıda.
Metin, oyunun bütününün önüne geçmiştir. Haldun Taner büyük ustadır.
Ali oyunda Zilha’ya diyor ki “Biliyor musun kız sen yanımda olunca yakama gül takınmış
gibi oluyorum.” Siz de onlarla olunca ne hissedeceksiniz anlamak için bu sezon
şehir tiyatrosu sahnelerine gidebilirsiniz.
Yazan: Haldun Taner Yöneten: Yücel
Erten Müzik: Yalçın Tura Koreografi: Nasuh Barın Dekor Tasarımı: Ayhan
Doğan Kostüm Tasarımı: Ayşen Aktengiz
Bayraşlı Dramaturg: Dilek Tekintaş Işık
Tasarımı: Mehmet Fatih Haroğlu Müzik Direktörü:
Çiğdem Erken.
Oyuncular: Can Ertuğrul (Hidayet), Hikmet Körmükçü (Şerif Abla), Murat Garibağaoğlu (İzmarit Nuri), Berna Oğuzutku Demirer (Hafize), Serdar Orçin (Temel), Münir Kutluğ (Derviş Dayı), Hakan Arlı (Beşvakit Niyazi), Meriç Benlioğlu (Zilha /Nevvare), Osman Gidişoğlu (Şişman Polis), Ali Gökmen Altuğ (Zayıf Polis), Tuğrul Arsever (Çakal Rüstem), Çağlar Yiğitoğulları (Teke Kazım - Bülent Onaran), Erarslan Sağlam (Kürt Sabri - Tarçınzade Ahsen), Savaş Barutçu (Sipsi Selim), Engin Alkan (Keşanlı Ali), U.Arda Aydın (Gazeteci-Profesör), Sükan Kahraman (İhya Onaran), Tuğrul Arsever (Sarhoş Rasih), Çağrı Hün (Bir Kadın), Rozet Hubeş (Madam Olga), Ali Gökmen Altuğ (Şoför), Ceren Kaçar (Filiz Onaran), Ertuğrul Postoğlu (Politikacı), Aslı Aybars (Suhandan Gülperi)
Oyuncular: Can Ertuğrul (Hidayet), Hikmet Körmükçü (Şerif Abla), Murat Garibağaoğlu (İzmarit Nuri), Berna Oğuzutku Demirer (Hafize), Serdar Orçin (Temel), Münir Kutluğ (Derviş Dayı), Hakan Arlı (Beşvakit Niyazi), Meriç Benlioğlu (Zilha /Nevvare), Osman Gidişoğlu (Şişman Polis), Ali Gökmen Altuğ (Zayıf Polis), Tuğrul Arsever (Çakal Rüstem), Çağlar Yiğitoğulları (Teke Kazım - Bülent Onaran), Erarslan Sağlam (Kürt Sabri - Tarçınzade Ahsen), Savaş Barutçu (Sipsi Selim), Engin Alkan (Keşanlı Ali), U.Arda Aydın (Gazeteci-Profesör), Sükan Kahraman (İhya Onaran), Tuğrul Arsever (Sarhoş Rasih), Çağrı Hün (Bir Kadın), Rozet Hubeş (Madam Olga), Ali Gökmen Altuğ (Şoför), Ceren Kaçar (Filiz Onaran), Ertuğrul Postoğlu (Politikacı), Aslı Aybars (Suhandan Gülperi)
İstanbul Devlet Tiyatrosu, sanat kariyerine aktör olarak
başlayan Tom Kempinski’ nin gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenerek yazdığı,
kırk iki ülkede sahnelenen ve İngiltere’de ‘Londra Tiyatro Eleştirmenleri-Yılın
En İyi Oyunu Ödülü” nü alan iki kişilik oyununu bu sezon da sahnelemeye devam
ediyor.
Oyun, Doktor Feldmann’ ın muayenehanesinde geçer. Gayet
güzel tasarlanmış bir hasta kabul odasıdır burası. Bir verandayı andıran ve dış
dünyayla teması sağlayan camların ardından görünen sarmaşıklar, çiçekler oyun
boyunca rüzgarın hızını hissettiriyor izleyiciye. Hatta rüzgar,patlamalar
yaşayan Stephanie’ nin şiddetine göre anlam buluyor kimi zaman.
Ayşen İnci, bu oyundaki performansıyla 31. İsmet Küntay Özel
Ödülününe ve Çırağan Lions Kulübünün En İyi Kadın Oyuncu Ödülüne layık görüldü.
Düete bakınca, düetin tek kişisinin
Ayşen İnci, olduğunu söylemek mümkün. Oyunun başında göz teması oluşturmada bir
süre sıkıntı yaşayan oyuncu, oyunun
tümüne baktığımızda doyurucu bir oyunculuk örneği sergiliyor. Erdoğan Ersever’ e gelince oyunun başında duruşuyla
ve etkileyici ses tonuyla izleyici üzerinde olumlu bir izlenim oluştursa da bu
başarıyı uzun süre koruyamıyor ne yazık ki. Oyun içinde kopmalar yaşadığı
ve role olan hakimiyetini zaman zaman
kaybettiğini görüyoruz. Suflörün sesinin oyuna yansıması bu durumun bariz
göstergesi sayılabilir.
Aslında oyunu perde olarak da tempo ve içerik olarak da
ikiye ayırmak mümkün. İlk perdede vasat diyebileceğimiz oyun, ikinci perdede
vasatın üstüne çıkıyor, ilk perdenin düşük temposu ikinci perdede hızlanıyor.
Replikler daha akıcı hatta eğlenceli bir düzeye geliyor. “Çürümeye terk edilmiş hurda bir gemi neye yarar doktor
Feldmann?” diyerek isyanını dile getiren Stephanie’ nin doktorunu tahlil sahnesi de oldukça esprili
repliklerle dolu. Yine ikinci perdede Ayşen İnci, hastalığının ruhsal enkazı
altında kalmış Stephanie olarak döktüğü gözyaşlarıyla izleyicinin beğenisini
kazanıyor.
Oyunu ilk okuyuşta beğenen
ama çevirisini yapmak konusunda tereddüt yaşayan Lale Eren Dalsar’ ın, işin
altından kalktığını, sorumluluğunu tamamladığını görüyoruz. İki kişilik ve tek
dekorluk oyunda yönetmenin gücü çok fazla kendini göstermiyor. Reji açısından
farklı bir bakış açısı veya farklı bir görsel yön göze çarpmıyor.
Oyunda, belirli aralıklarla
muayenehaneye gelen Stephanie’ nin giysileri, İngiliz modasına pek ait
olmasa da özenli çalışılmış. Neredeyse her sahnede değişen giysiler,
ayakkabılar, ayakkabı uyumlu çantalar gün aşımının göstergesi. Fakat Doktor
Feldmann sürekli aynı giysilerle karşıladı hastasını oyun boyunca. Sadece bir
sahnede üzerine geçirdiği deri ceket dışında farklı bir kostümle görünmedi
oyunda. Tabii bu durum da bir uyumsuzluk oluşturdu hem ikili arasında hem de
süreçte.
“Tek Kişilik Düet”;yaşamda tek kişilik düetlerin dışında,
çoğu kez tek kişilik koroları oluşturduğumuz şu günlerde “Yaşamın amacı yaşamın kendisidir!.. Yaşam da
savaşın ta kendisidir!” diyor. Ya siz?
Tek Kişilik Düet. Yazan:Tom Kempinski Çeviri: Lale Eren
Dalsar Reji: Emin Olcay
Dekor Tasarım: Suar Şaylan
Kostüm Tasarım: Serpil Tezcan Işık Tasarım: Ayhan Güldağları
Oyuncular: Ayşen İnci, Erdoğan Ersever
Öncelikle bilmeyenler için şunu belirtmek gerek; “Dot” yeni bir tiyatro. Kültür ve Turizm Bakanlığının aldığı bir kararla özel tiyatrolara devlet desteği yönetmeliğinin yürürlükten kaldırıldığı, perdelerin arkasındaki aydınlığın azalabileceğinin sinyalini aldığımız bu günlerden kısa bir zaman önce buluştu izleyeniyle. Zaten cesareti seçtiği oyunlarda da gösteriyor kendisini. Geçen yıl sahnelenen Far Away/Çok Uzak’ta ve The Censor/Sansürcü’de olduğu gibi Böcek de gerçek yetişkinlere hitap eden sert içerikle dolu bir oyun. Hatta sert içeriğin getirisi olarak bol bol kan, biraz da erotizm görüyoruz oyunda.
Yazar Tracy Letts’e, “tiyatro için sinema senaryoları
yazıyor” denmesi gayet yerinde. Sinemada benzerlerini sıkça görebildiğimiz bu
tarz senaryoların tiyatro sahnesinde olması asıl ilginç olan ve izleyiciyi
çeken.Oyunun yakında sinemaya da uyarlanacak olmasına gelince Hollywood’da buna
benzer birçok film var zaten ama aynı içerikte oyunun çokluğundan söz
edemeyiz.Hele yaşadığımız şehirde Böcek oldukça farklı gelebilir tiyatro
izleyicisine.
Bir otel odasında yalnız yaşayan oğlunu kaybetmiş bir kadın,
Irak savaşına katılmış paranoid şizofren psikozlu bir genç adam, hapisten çıkan
belalı koca, kokain bağımlısı lezbiyen bir kadın. Bu dörtlünün yolu Oklahoma da
bir otel odasında kesişir. Tülay Günal’ın canlandırdığı Agnes isimli karakterin
oğlu yaklaşık 10 yıl önce kaybolmuştur
ve bir daha haber alınamamıştır. Lezbiyen arkadaşının bir gece evine daha
doğrusu moteline getirdiği Peter’la aralarında bir yakınlaşma olur. Alper
Kul’un hayat verdiği Peter karakteri aslında zor bir oyunculuk örneği. Çünkü
Peter aslında bir paranoid şizofren psikozuyla boğuşmakta, içine böceklerin
yerleştirildiğini düşünmektedir.Psikiyatride bu tarz hastalık teşhisi konan
insanlar mantığa uygun olan veya olmayan şüpheler duyabilirler. “Biri beni
izliyor” mantıklı sayılabilecek bir şüpheyken “Derimin altına böcekler
yerleştirildi” mantıksız bir şüphe örneği sayılabilir.Bu hastalar mantık
kuralları ve çeşitli bulgularla şüphelendikleri konuda çevresindekileri iknaya
çalışırlar ve nitekim Peter da zaten sınırda olan Agnes’i etkisi altına alır ve
psikozu, paylaşılmış psikoza dönüşür. Bir süre sonra Agnes de böceklere inanır
olmuştur ve durum yani başka birinin kabulü Peter’ı çıkmazın eşiğine getirmiş,
iyileşme ihtimali ortadan kalkmıştır.Peter bilinçli olarak zarar verme
eğiliminde değildir ama koruma güdüsüyle
yaptıkları çevresindekilere zarar vermektedir. Peter, paranoid şizofreni
hastalarının toplumdan uzaklaşan insanlar olduklarının bir örneğidir. Çünkü
Peter kalacak yeri olmadığından ve toplumdan dışlandığından Agnes’ le yaşamaya
başlar. Peter’ın Irak işgaline katılan bir Amerikan askeri olması onun
hastalığının ortaya çıkışını tetiklemiştir.Oyun boyunca Peter’ ın düzgün giyimi
ve traşlı yüzü psikozlu bir hastayla tezat oluşturuyor, eleştirilmeyi hak
ediyor gibi görünse de bu hastaların hastalıklarını gizlemek için dış
görünüşlerine dikkat etmeleri normaldir. Oğlunu kaybetmesinin ardından talihsizlik
psikolojisi yaşayan Agnes’ in Peter karşısında iki seçeneği vardır; ya onunla
uğraşacak ya da inanacaktır ve tabii ki Agnes kolay olanı yani inanmayı
seçiyor.
Bu psikiyatrik gerçeklerin ışığı altına çok net olarak şu
söylenebilir; yazar Tracy Letts hastalığı çok iyi çözmüş ve karakteri üzerinde
çok iyi işlemiştir.Oyunculuklar gayet başarılı özellikle Peter rolündeki Alper
Kul oyun boyunca gerek repliklere olan hakimiyetiyle gerek oyunun dışına
taşmamasıyla alkışı hak ediyor.Tülay Günal oğlunu kaybetmiş anne olarak, Serhat
Kılıç da belalı bir koca olarak iyi oyunculuk örneği gösteriyorlar.Birincil
derecede hem yazarın hem de yönetmenin başarısıdır tempoyu düşürmemek ve entrik
kurguyu sağlam oluşturmak. Böcek bunu başarıyor. Tüm dikkatinizle oyuna odaklıyorsunuz
zaten bir kaçırdım mı yakalayamam sıkıntısı çöküyor üzerinize bu da oyunun
kolay olmadığını gösteriyor.
Mekan tam bir modern tasarım. Işık ve kullanılan efektler
içerikle gayet örtüşüyor.
Amerikan dış politikası eleştirisine de yer verilen oyunda, her
ne kadar bu eleştiri ruhsal sağlığı yerinde olmayan birinin ağzından yapılsa da
eleştirinin dozu biraz daha yüksek olabilirdi.
Sonuç olarak eli yüzü temiz bir oyun izlemek isteyenler için
“Böcek” gayet uygun, ama dikkat edin zira üzerinize kan sıçrayabilir.
BÖCEK/BUG
Yazan:Tracy Letts
Çeviren: Füsun Günersel Yöneten: Murat Daltaban Oyun Mekanı Tasarımı:
Akın Nalça Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Ses Tasarımı: Ömer Sarıgedik Kostüm Tasarımı: Duygu Türkedul Özel Efektler:
Dükkan-ül Hayal Oyuncular: Tülay Günal, Alper Kul, Serhat Kılıç, Selen Uçer,
Gökçer Genç
“81.Cadde 14. Bina 12 Numaralı
Daire” İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun yeni sezon oyunlarından. Oyunun adının
uzunluğu sizi yanıltmasın oldukça kısa bir seyirlik bekliyor sizi.
Tek perdede kırk beş dakikayla
sınırlandırılmış iki kişilik bir oyun.
Oyunun yazarı Erdi Mamikoğlu 1987
doğumlu. Bu oyunla Devlet Tiyatroları tarihinin
en genç yazarı unvanına sahip olmuş. Mamikoğlu, halen Bilkent
Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü Rejisörlük Ana
Sanat Dalı'nda eğitimini sürdürüyor.
Yazar, oyununu kaleme alırken
“varoluşçuluk” denince akla ilk gelen isimlerden olan
Jean-Paul Sartre’dan ve Nietzsche’den
yola çıkarak konuyla ilgili kendi yorumunu yapmış. Yazar Mamikoğlu, bu konuda
şöyle diyor: “ ‘81.Cadde
14.Bina 2 Numaralı Daire’ Nietzsche’nin ‘Sonrasız Dönüş’ü kadar umutsuz değil.
Çünkü; yalnızlaşarak yok olan insanın, mantığı çerçevesinde tekrar
varolabileceğine inanıyorum. En azından buna inanmak istiyorum. Bu bağlamda,
çok zor gibi görünse de, insanlık için hala bir umut var. Ne de olsa eğer bir
son varsa, o ‘son’ yine insanoğluyla anlam kazanacaktır.”
Sahne oldukça sade, iki koltuk
bir sehpa ve ortada bir bavuldan oluşuyor. Geçmişten gelen bu siyah bavul ve
ara ara çalan telefon merak unsurunu yükseltiyor oyun boyunca. Bu sade dekorun
arkasına projeksiyonla görüntü eklenmiş oyunda. Görüntünün içeriğini de su
kabarcıkları, damlalar oluşturuyor. Oyuna renk getirmek ve sahnedeki
durağanlığı engellemek amacıyla kullanılan bu tekniğe oyun boyunca
ısınamadığımı üstüne bir de “duraklat” yazısının fona yansıması eklenince
rahatsız olduğumu bile söyleyebilirim.
Oyunun metni, geçmişine takılı
kalmış, yetimhanede büyümüş, hayata yabancılaşmış ve hayatın kendisini yalnızlaştırdığı bir
kadının ruh halleriyle dolu. Ayrıca yazar, henüz çok genç olmasına rağmen
yaşamsal aforizmalarla süslemiş metnini. Hayatı, elindeki pamuk şekerini
beğenmeyip elma şekerlerine yönelen çocukların ruh haliyle özdeşleştirmiş veya
hayat; çalan telefonlara yetişememek midir? sorusuyla karşı karşıya getirmiş
izleyiciyi. Geride bırakacağın bir şey yoksa korkmuyorsun, cümlesiyle de
ölüm-yalnızlık ilişkisini özetlemiş. Bir balona sahip olmak istiyorsan yürümeyi
göze alacaksın, diyerek de yaşamda tercihte bulunma zorunluluğu yaşadığımız
anlara işaret ediyor.
Oyundaki esas karakteri Gönen
Bozbey canlandırıyor. Bozbey, Ankara Devlet
Konservatuvarı mezunu başarılı bir oyuncu. Bu oyunda da başarı çizgisini
düşürmemiş, psikolojik derinliği olan rolünün hakkını veriyor. Yalnız kalan bir
kadının ürkekliğini, çocukluk yıllarına dönüşünü, duvar üzerinde yürümeye
çalışan küçük kız oluşunu ve döktüğü sahici göz yaşlarını başarılı bulduğumuzu
belirtelim. Yalnız Bozbey’in ojeli tırnaklarının ve fönlü saçının evde yalnız
yaşayan, içine kapanık, çevresinden soyutlanmış, psikolojisi çok da sağlam
olmayan bir kadın için fazlaca düzgün kaçtığını da belirtelim.
Oyun iki kişilik demiştik. Habibe
Merih Atalay’ın canlandırdığı diğer
karakter, oyundaki esas kadının hastalıklı ruh haline daha gerçekçi bir
duruş getiriyor. Esas kadının eksik kalan yönlerine dışardan bir göz oluyor. Bu
durum kostümlere de “yin-yang” felsefesi olarak yansıyor. Aynı çizgilerle
tasarlanmış gri-siyah iki elbisedeki zıtlıklar, patolojisi yüksek bir kadınla
onun karşısındaki realist unsur olarak algılanıyor.
Henüz
on dokuz yaşında olan, varoluşçuluk sorunsalına kendi bakış açısını getiren genç
bir yazarın kaleme aldığı, Gönen Bozbey’ in oyunculuğuyla ete kemiğe bürünen
kısa bir oyun mu istiyorsunuz? O zaman “81.Cadde
14. Bina 12 Numaralı Daire” nin kapısını çalabilirsiniz.
Yazan: Erdi Mamikoğlu, Rejisör:
Özgür Erkekli, Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü,
Kostüm Tasarımı: Mihriban Oran,
Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları,
Görüntü Tasarımı: Orhan Cem
Çetin, Reji Asistanları: Burak Akyüz, Aytuğ Civan
Oyuncular: Gönen Bozbey, Habibe
Merih Atalay
“Tiyatro tarihle buluşuyor” “Theatre Meets History” başlığı altında Sofokles’ in ünlü oyunu Antigone, Ankara Devlet Tiyatrosunun yorumuyla olağanüstü tarihi mekan Aspendos’ ta ağustos Antalya sıcağına rağmen gayet tatmin edici bir doluluk oranıyla izleyicisinin karşısına çıktı.
Tiyatro oyunları için “sahnelendi” fiilini kullanmak alışılagelmiştir, ama Aspendos’taki bu oyun için “sahnelendi” demek çok doğru olmayacak. Çünkü klasik tiyatroda seyircinin önünde yer alan geniş alan sahneyse, bu oyun sadece sahnelenmedi, antik tiyatronun her köşesinde hayat buldu. Sağ kanatta çırpınan Antigone’yle, orta merdivenlerin başında beliren ve pelerinini izleyiciye dokundurarak oyuna dahil olan Haimon’la, tiyatronun solunda belirip daha sonra izleyicilerle sıcak temasa girerek oyuna renk katan haberciyle Antigone Aspendos’ta sahnelenmedi adeta yaşandı.
Zaten inanılmaz bir büyüsü, albenisi, akustiği olan ve insanı bambaşka bir aleme geçmiş gibi hissettiren mekanda, Antigone yaşadıklarından, tanık olduklarından, kardeşlerine yapılan haksızlıktan, adaletsizlikten utansa da izleyenlerini utandırmadı.
Başarılı bir rejiyle, koreografiyle, sahne tasarımıyla ayrıca ortalama ışık düzeninin oldukça üstünde bir ışıkla iyi bir seyirlik sundu izleyenlerine. Özellikle Kreon rolünde N. Hakan Güney kral bir oyunculukla izleyenini etkisi altına aldı.
Kullanılan müzik kulağa hoş gelse de dönem müziği olmadığını hissettirdi kimi zaman.
Çeviriye gelince Selahattin Eyüboğlu oyunu daha net ve daha akıcı anlatıyor aslında.
Güngör Dilmen çevirisi ise zaman zaman ağırlaşıyor ve oyunun temposunu kimi yerde
yavaşlatıyor.
Oyunun içeriğine gelince Antigone; dik kafalı, haksızlıklar karşısında cesur, direngen
bir kadın motifidir. Oidupus’ un kızı olan Antigone’ nin dünyaya gelişi aslında bir çeşit
lanet sayılabilir. Çünkü Antigone, Oidupus’ un öz annesiyle girdiği ilişki sonucunda hayat
bulmuştur. Antigone, ölen ağabeyinin cesedini bir vefalılık örneği olarak gömer. Ama kral
Kreon’ un emirlerine karşı gelmektir bu davranış. Kreon, oğlu Haimon’la nişanlı olmasına
rağmen gelin adayı Antigone’ yi hapseder. Olaylar tam bir tragedya mantığında devam
eder ve bir tragedyaya uygun biçimde sonuçlanır.
Antigone, bize haddinden fazla tavlanan demirin kırılıp dağılabileceğinin sinyalini
gönderir. Sizler, isterseniz taşan bir ırmağın kıyısında olun ve kurtulun veya direnin
köklerinizden sökülün.
Sonuç ne olursa olsun kararınızı vermeden ve bu dünyadan göçmeden şarap şişenizi ve
kadehinizi yanınıza alarak Aspendos’ta bir oyun izleyin. Asla pişman olmayacaksınız.
“Antigone”.Yazan:Sofokles. Çeviren: Güngör Dilmen. Yöneten: Ayşe Emel Mesci.
Dekor tasarımı: Murat Gülmez. Giysi tasarımı: Hale Eren. Işık tasarımı: Zeynel
Işık. Müzik: Can Atilla. Oyuncular: Zeynep Yasa Çimenser, N. Hakan Güney, Mine
Medya Haktanır, Mustafa Şekercioğlu, Edip Tümerkan, Buğra Koçtepe…
tiyatrodergisi.com.tr
Eylül/2006
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)







